Gönderen Konu: Zahid El Kevseri  (Okunma sayısı 363 defa)

Lia

  • Ziyaretçi
Zahid El Kevseri
« : 27 Ara 2017 16:40:26 »
Çerkes sürgünü hep sayısal veriler ve sürgün sırasında yaşanılan dramlar boyutuyla değerlendirilirken, sürgüne tabi tutulan halkın niteliği pek fazla irdelenmemiş bir husus olarak gözden kaçmıştır.

Sürgün neticesinde topluca yerleştirildikleri köylerde kimliğini koruyan ve bir süre sonra köylü bir unsur olarak ortaya çıkan Çerkes halkının ana yurdunu terk eden nesli, göçü gözlemleyenler tarafından her şeyden önce yoksul, garip adet uygulayıcıları ve yağmacı bir topluluk olarak değerlendirilmiştir.

Yurdunu terk edenlerin arasında eğitim almış, şehirli ve entelektüel kitle olduğu gerçeği yaşanılan trajedilerin arasında dikkatten kaçmış bir özellik olarak kalmıştır.
Oysa bu dönemde Osmanlı topraklarına yerleşen nüfus arasında bir çok yönden yerli halkın bilgi ve görgü seviyesinin çok üzerinde vasıflar taşıyan gerek askeri, gerek dini, gerek dünyevi bilgilerle donanmış büyük bir kitle vardı. Sanılanın aksine Kafkasya göçmenleri veya sürgünleri, medeniyetten habersiz yağmacı bir topluluk değildi. Göçün hemen ardından göçmenlerin taşıdığı bilgi birikimi Osmanlı düşünce dünyasında önemli ufuklar açmıştır ki en önemli etki de dini değerlendirmeler ve uygulamalar açısından gözlemlenebilir.

Her şeyden önce göçmenlerin okumuş kitlesinin genellikle şehir ve kasabalara yerleştikleri, yerli halk arasında daha kolay eridikleri, devlet kademelerinde, sarayda ve dönemin eğitim kurumlarında yer aldıkları gerçeğini görmek gerekir.

En fazla göçmen alan şehir doğal olarak İstanbul'dur fakat bu gün İstanbul'a yerleşen bu göçmenlerin torunlarında ulusal kimlik kalıntıları pek fazla gözlemlenemez. Sultan Abdülhamit tarafından Avrupa'ya resim eğitimi almak üzere gönderilmiş iki talebenin de Çerkes oluşu ( Avni Lifıj ve Namık İsmail ) orduda bir çok Çerkes'in üst rütbe alışı, Abukh Ahmet gibi şahısların sadarette göreve getirilmeleri bunun ispatıdır. Bunun yanında 1864 öncesi Kuzey Kafkasya'nın önemli şehirlerinden zengin ve aydın kitlenin, savaşın gittiği felaketi görüp Osmanlı topraklarına rızalarıyla göç ettikleri, özellikle başkente yerleşip önemli konumlara geldikleri de göz önüne alınmalıdır. Nitekim bu satırların yazarının dedeleri de sürgünden en az otuz yıl önce İstanbul'a gelip yerleşen, ticaret yapan ve dönemin bürokrasisinde önemli yerler işgal eden bir ailedendir.

Kafkasyalı göçmenler Osmanlı dini hayatını da derinden etkilemişlerdir. Özellikle Kafkasya'daki ehlisünnet tasavvufi hareketler ve müridizm yeni yerleşilen coğrafyada kök salmış, kabul görmüş ve önemli etkiler bırakmıştır. Dağıstan ve orta Kafkasya'da etkili olan tasavvufi ekoller, batı Kafkasya'daki fıkhi eğitim veren medreseler İslam'ın bu coğrafyaya göre yeni bir yüzünü Osmanlı topraklarına taşımıştır.

O döneme kadar Türk tasavvuf geleneğini temsil eden Ahmet Yesevi ekolünün ve Ortadoğu tasavvuf geleneğini temsil eden Abdülkadir Geylani ekolünün yanında Kafkas örfüyle makul bir sentez oluşturan tasavvuf geleneği de Osmanlı topraklarında tutunmuştur. Bu ekolün en önemli temsilcileri arasında " Tasavvuf ve tarikatlerle ilgili fetvalar " adlı eseriyle Osmanlı tasavvuf uygulamalarını ehlisünnet süzgeçten geçiren Ömer Ziyauddin Dağıstani, Medresetül Mütehassisin müderrislerinden ve Ezher ulemasından Zahid el Kevseri, Türkçe Kuran tefsiriyle bilinen Rukkali Seyyid Ahmet Hüsamettin, Sahnıseman Medresesi akaid müderrislerinden Seyın Tıme, Sadrazam Dağıstanlı Mustafa Muazzam, Kastamonu Eski Müftüsü Ahmet Keskin'in Taşköprü'ye yerleşen dedeleri ve son dönemin önemli din adamlarından Zahid Kotku Efendi sayılabilir.

Bu isimler arasında irdelenmesi gereken en önemli şahıslardan biri Zahid el Kevseri'dir.(d. 1880- ö.1952) Düzceli Guser ailesinden olan Muhammed Zahid'in nesebi hakkındaki ayrıntılı bilgiler onun dedelerinin Kuban bölgesinde son derece iyi eğitim almış insanlar olduğunu ortaya koyuyor. Babası Hasan Hilmi Efendi, Kuban eyaletinin Şıbj (veya Şebzer) adlı kasabasında savaş yıllarında Süleyman el Ezheri, Sopuszade Şeyh Musa, Şeyh Şamil'in talebelerinden Sushi Hasan gibi şahıslardan ders almıştır ve Düzce Çalıcuma (eski adı Hacı Hasan) köyüne yerleşip bir medrese açmış, eğitim vermeye başlamıştır. Yüz yaşına kadar yaşadığı bu köyde çevre köylerden gelen Çerkes öğrencilere dini ve dünyevi bilgiler vermiştir. Düzce'de bu ekol önemli isimler yetiştirmiştir. Kevseri ilk eğitimini köyündeki medresede almış daha sonra Düzce'de iptidaiye ve Rüştiye okullarını tamamlamıştır. Matematik, coğrafya ve tarih konularında Düzce'nin önemli ilim adamlarından Muhammed Nazım Efendi tarafından yetiştirilip İstanbul'a Kadıasker Hasan Efendi Darü'l Hadisi'ne gönderilmiştir. Dönemin bilim merkezi olan İstanbul'da önemli bilim adamlarından özel dersler alıp 28 yaşındayken bilim adamları komisyonu tarafından kendisine alimlik icazeti verilmiştir. Bu tarihten itibaren 1915'e kadar Fatih Medresesinde "Dersiam" ünvanıyla müderrislik yapmış, 1913'te İstanbul müderrisleri reisi olmuştur. ( Ordinaryüs payesi denilebilir.)

Dönemin siyasi türedileriyle ters düştüğü için 1922'de İstanbul'dan ayrılıp Mısır'a gider ve kalan bilimsel çalışmalarını burada sürdürür. Mısır üniversite çevreleri kendisinden yararlanmak için burada kalması konusunda ricacı olurlar.

Çalışması için gereken imkanlar sunulur, ailesi de Mısır'a getirilir. Günümüzde dini çevrelerin tartıştığı ve reformist olarak değerlendirilen bir çok konu Zahid Kevseri tarafından yazılmış, din bilginlerine kabul ettirilmiş ve dini temelleri sunulmuştur. Mısır'daki yaşamı süresince Mısır Devlet arşivinde bulunan Türkçe eserlerin tetkiki ve tercümesiyle uğraşmış bu yıllarda Çerkes Memlüklerine ve Mısır'daki Çerkes varlığına dair bir çok belgeyi gün ışığına çıkarmıştır. Bu uğraşıları nedeniyle Arapça El İha adlı dergide kavmiyetçi olmakla suçlandığını Prof. Dr. Coşan aktarıyor ve ekliyor. " İyi ki bu duygulara sahip olmuş, onun kavmiyetçiliği tefrika unsuru değildi. Negatif Kavmiyetçilik olarak değerlendirilmemeli. Onun bu çalışmasını da, Kafkasya'yı unutmamasını da büyük takdirle karşılıyorum. Hatırlamak hatırlayanların vefakarlığıdır, sadakatidir."

Onun aydınlığını ve derin bilgi birikimini ortaya koyması açısından "İrğamü'l Merid" adlı eserinden Tasavvuf hakkındaki görüşlerini aşağıda alıntılıyorum. " Seyr ü süluk hallerinden bahseden ilme Tasavvuf ilmi denir. İçeriği, güzel veya çirkin iradi fiillerin kendisinden sadır olması bakımından insan nefsinin hallerini bilmesidir. Seyr ü süluk insandaki kemale erme arzusu arayışıdır. Kemal hem ilimde, hem amelde olur, seyr ü süluk her ikisini de amaçlar. Bu ilim ilimlerin en üst derecesidir. Süluk hem bedeni mücahade, nefsi riyazet gerektirir." 11 Ağustos 1952'de Mısır'da vefat eden bu ulu kişinin dini, hukuki ve tarihi bilgiler içeren Arapça ve Türkçe 48 adet eserinden bazıları şunlardır.

1-İhkaku'l Hak.
2-İrğamü'l Merid
3-Tenibu'l Hatib
4-El İşfak ala Ahkami't Talak.
5-El İstibsar

 

Dost Siteler : sohbet siteleri | sohbet odaları | bizim mekan | islami sohbet | islami chat | mynet sohbet | cinsel sohbet |